-MHP Lideri Önemli Açıklamalar Yaptı

Türkiye Büyük Millet Meclisi 27. Dönem 5. yasama yılının ilk Grup toplantısında konuşan Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, yaptığı konuşma ile gündemi ilgilendiren birçok konuda nemli açıklamalar yaptı. MHP Lideri Konuşmasında Şu ifadelere yer verdi; “Değerli Milletvekili Arkadaşlarım, Medyamızın Muhterem Temsilcileri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 27’inci Dönem 5’inci Yasama Yılı’nın bu ilk grup toplantısında sizleri en kalbi duygularla selamlıyor, sevgi ve saygılarımı paylaşıyorum. Yurt içinde ve yurt dışında yaşayan aziz vatandaşlarımıza, gönül ve kültür coğrafyalarımızda birlik ve dirlik mücadelesi veren değerli kardeşlerimize halisane duygularımla selam ediyor, şükranlarımı sunuyorum. Allah’tan niyazım, her vatandaşımızın, her kardeşimizin işini kolay, bahtını da açık etmesidir. Yaklaşık 2,5 aylık aradan sonra Gazi Meclis’imizin tekrar çalışmaya başlamasından duyduğum memnuniyeti bilvesile ifade ediyor, yeni yasama yılının en başta egemenliğin sahibi aziz milletimize, bununla birlikte saygıdeğer milletvekillerine ve parti gruplarına hayırlı olmasını diliyorum. Kılı kırk yaran tecrübi bir aklın rehberliğinde, bağımsız bir vicdanın ve hür bir kafanın eşliğinde, uyanık bir şuurun yol göstericiliği altında, ufuk ötesini kavrayan bir fikir aydınlığıyla dava ve siyaset mücadelemizi kararlılıkla sürdürüyoruz. Zan ve zehaptan uzak, önyargıdan ve vehimden azade, tutuk ve tufeyli bir duruştan ayrı sağlam bir duruş ve duyuş zenginliğiyle “ülkemize ve milletimize daha fazla ne yapabiliriz”, sorusunun cevabını arıyoruz. Bunu ısrarla, inançla, itinayla yapıyoruz. Huzur diyoruz, huzurlu bir geleceğin kilitlerini açmak için çırpınıyoruz. İnsanı huzursuzluğa iten asıl hususun, cevabını bulamadığı veya bulsa bile mevcut şartlarda içinden çıkamadığı kronik soru ve sorun alanları olduğunu biliyoruz. Söz konusu bu huzursuzluk halinin, aynı zamanda tatmin edici cevabı bulunamamış sorunların ve de zihni kurcalayan soruların varlığına işaret ettiğinin de farkındayız. Bizim her soruya verilecek bir cevabımız, her soruna yönelik çözüm önerilerimiz vardır, her zaman da milletimizin emrine ve hizmetine bilaistisna amadedir. Böylesi bir müktesebat ve mukavemet ışığında, taşıdığımız sorumlulukların fevkinde hareket etmeye kararlıyız. Teslimiyet anaforuna düşmeden, taviz çukuruna devrilmeden yolumuza ve tarihi yolculuğumuza şevkle devam edeceğiz. Çok şükür, istikameti sıratı müstakim olanlardanız. İradesi sıradağlar gibi duranlardanız. Milliyetçi Hareket Partisi Türk milletinin sesidir. Milliyetçi Hareket Partisi Türkiye’nin beka siperidir. Milliyetçi Hareket Partisi Cumhur İttifakı’yla birlikte Türkiye’nin muazzam sinerjisi, akıl ve gönül enerjisidir. TBMM’nin bu yeni yasama yılında Cumhur İttifakı olarak Türkiye’mize yapacağımız, sağlayacağımız ve kazandıracağımız pek çok yasal düzenleme, insanımızı huzur, refah ve esenliğe kavuşturacak yine pek çok sayıda adım ve kararımız olacaktır. Bildiğiniz üzere, parti olarak Eylül ayıyla birlikte sahadaki temas ve çalışmalarımızı yoğunlaştırdık. Siyasi faaliyetlerimizi ülkemizin her köşesine nüfus ve sirayet edecek şekilde yaygınlaştırdık. Detaylarıyla planlayıp hayata geçirdiğimiz bölge istişare toplantılarımız vesilesiyle 81 ilimizin tamamına ulaştık. 4 Eylül 2021 tarihinde Afyonkarahisar’da başlayan istişare toplantılarımız devamında 9 ayrı bölgeyi kapsamış ve çok başarılı sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Teşkilat İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcımızın koordinesinde; Başkanlık Divanı üyelerimiz, Meclis grup yöneticilerimiz, milletvekillerimiz, Merkez Yönetim ve Merkez Disiplin Kurulu üyelerimiz, il başkanlarımız, ilçe başkanlarımız ve teşkilatlarımızın diğer tüm kademelerinin katılımıyla toplantılarımız ifa ve icra edilmiştir. Siyasette var olmanın ön şartı, önce bu oluşun bilincine varmak, müteakiben gereğini ülkenin tüm sathında samimiyetle yerine getirmektir. Salgın şartlarını titizlikle dikkate alarak düzenlediğimiz bölge istişare toplantılarımız hamd olsun canlı, coşkulu, düzenli, disiplinli, verimli şekilde geçmiş ve nihayetlenmiştir. Bu vesileyle bütün dava arkadaşlarımı yürekten tebrik ediyorum. Milliyetçi Hareket Partisi yaparsa en iyisini yapar. Nitekim davamızın haklarını layıkıyla savunacağız. Vatan ve millet sevdasının bayraktarı olacağız. Başarmanın sınırı, mücadelenin de sonu yoktur. Çünkü hayat ve hadiselerin akışı devamlı değişime uğramaktadır. Bu değişimin momentini anlayanlar, bu değişimin sistemsel mekaniğini çözenler taktik çelişkileri, stratejik gelgitleri aşma becerisi gösterenlerdir. Milliyetçi Hareket Partisi işte böylesi bir beceriyi muvaffakiyetle perçinlemenin, daha da ilerletmenin, olanla yetinmeyen bir hedef büyüklüğünün izindedir, munzam iddiasındadır. İnandığımız sürece, ilkelerimizin irfanına, davamızın itibarına bağlı kaldığımız müddetçe ne bir engel tanıyacağız, ne de iftira ve ihanetlere boyun eğeceğiz. Bilinmesini özellikle arzu ederim ki, hiçbir çılgın varlığımıza zincir vuramayacaktır. Her defasında kükremiş sel olup bendimizi çiğneye çiğneye, dikilmiş korkulukları devire devire, korku tacirlerinden hesap sora sora mücadelemizi müthiş bir seciye ve selametle süsleyeceğiz.   Karşımıza geçip yapamazsınız diyenler çıkacak, onlara gülüp geçeceğiz. Yine ve yeniden önümüzü kesmek isteyenler olacak, bir kez daha onları bomboş hayalleriyle baş başa bırakacağız. Nefesi yetişmeyenlere, nefsi elvermeyenlere, kötü niyeti ve nimet bilmezliği gizlenemez düzeyde bulunanlara fırsat vermeyeceğiz, fitneyle örülmüş tuzaklarına düşmeyeceğiz. Doğru duracağız, dürüst davranacağız, düzgün yaşayacağız, dengeli olacağız, milletimizin derdiyle dertlenip, sevinciyle serpileceğiz. Nerede bir mazlum varsa elinden tutacağız, nerede bir garip varsa yanında bulunacağız, nerede bir hain çıkmışsa tam karşı cephesinde yerimizi alacağız. Bizler Türkiye sevdalısıyız. Biz Milliyetçi Hareket Partisi’yiz. Ortak inanç ve şuurla, kutlu ülküler doğrultusunda kenetlenmiş iman neferleriyiz. Değerli Arkadaşlarım, Az evvel de dile getirdiğim üzere, bölge istişare toplantılarımız yüksek bir başarı ve katılımla gerçekleşmiştir. Ancak geçtiğimiz Pazar günü, Ankara Bölge İstişare Toplantımızın öncesinde vuku bulan elim bir trafik kazası hepimizi ziyadesiyle üzmüştür. Söz konusu bu toplantımıza iştirak etmek maksadıyla Bartın’dan yola çıkan ve dava arkadaşlarımızı taşıyan bir minibüs teessürle ifade etmek isterim ki, kontrolden çıkarak kaza yapmıştır. Bu kazada Bartın Belediye Başkan Yardımcımız Ahmet Kömeç ile partimizin Bartın il yönetim kurulu üyesi Murat Sevilmiş kardeşlerimiz hayatlarını kaybetmiş, aralarında il, ilçe ve belediye başkanımızın da bulunduğu 14 dava arkadaşımız yaralanmıştır. Bizleri hüzne boğan bu trafik kazasının hitamında, Bartın- Zonguldak karayolunda incelemelerde bulunmak ve acıları mahallinde paylaşmak üzere Genel Başkan Yardımcılarımız ve Ankara Milletvekillerimiz Sayın Yaşar Yıldırım ile Sayın Sadir Durmaz başkanlığındaki bir heyeti hemen görevlendirdik. Elbette hüküm Allah’ındır, takdir Allah’ındır, elimizden gelen bir şey de yoktur. Acılarımızı paylaşarak mümkün olduğunca hafifletmekten başka seçeneğimiz de yoktur. Öncelikle hayata tutunamayıp ebediyete irtihal eden dava arkadaşlarıma Cenab-ı Allah’tan rahmetler diliyor, halen tedavi altında bulunan dava arkadaşlarıma acil şifalar temenni ediyorum. Yola çıktıktan kısa bir sonra hayata veda eden kardeşlerim bizim nezdimizde her zaman dua ve hürmetle anılacak, geride kalan yakınları emanetimiz olacaktır. Aramızdan ayrılan merhum kardeşlerimizin saygıdeğer aileleri başta olmak üzere, Bartınlı kardeşlerimin ve camiamızın başı sağ olsun diyorum. Rabbim gufranıyla ve merhametiyle muamele etsin inşallah. Muhterem Milletvekilleri, Dünya, eski teorik şemaları sallayan yeni düşünsel keşiflerin, köklü zihniyet değişimlerini tetikleyen güçlü sarsıntıların tesiri altındadır. Klasik tabirle söylersek, dünya ne eski dünya, insan ne eski insandır. Ne var ki, beşeriyetin müşterek değerlerindeki gelişme hızı, baş döndüren değişim dinamiklerinin çok gerisindedir. Bu çelişkiden mütevellit yığılan açmazlar ve çarpıklıklar hepimizin gündemini meşgul etmektedir. KOVİD-19 salgının tehlike saçması, küresel ve bölgesel çatışmaların artan ölçeği, asimetrik ve ekonomik gerilimlerin yaygınlık kazanması, siyasi ve diplomatik kutuplaşmaların yumuşama emaresi göstermeyen sertliği aslına bakarsanız iyimserliğimizi bir hayli gölgelemektedir. Bilim ve teknolojik atılımlardan dolayı dünya küçülmesine küçülmüştür, ancak insanlığı kapanına sıkıştıran nevzuhur meselelerin ağırlığı da günbegün fazlalaşmıştır. İnsani felaketlerin, göç krizlerinin, göçmen akınlarının, sınır anlaşmazlıklarının, paylaşım kavgalarının, etnik ve mezhep rekabetlerinin, hegemonya mücadelelerinin, çok kutuplu dünyaya geçiş sancılarının neden olduğu karmaşa medeniyet ve milletler arasındaki soğumayı donma noktasına taşımaktadır.  Angola’dan Burkina Faso’ya, Çad’dan Kongo’ya, Etiyopya’dan Libya’ya, Mali’den Mozambik’e, Nijer’den Ruanda’ya, Güney Sudan’dan Uganda’ya, Afganistan’dan Myanmar’a, Pakistan’dan Filipinler’e, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Ukrayna ve Kolombiya’ya kadar dünya üzerinde çok sayıda ülke ve bölge silahlı veya silahsız çatışma halindedir. Ekonomi ve Barış Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırmaya göre, 2020 yılında küresel ölçekte vasat bulan şiddet ve silahlı çatışmaların maliyeti 15 trilyon dolara ulaşmıştır. Kanlı çatışmalara giden büyük parasal meblağlar açlık ve yoksullukla mücadeleye ayrılsaydı dünya daha huzurlu, daha adil, daha güvenli, daha yaşanabilir hale gelebilirdi. Aynı enstitü tarafından 2020 yılına damga vuran bu şiddet tablosunun sonucunda, GSYİH’sı en fazla zarar gören 10 ülke belirlenmiş, mesela Suriye’nin kaybı GSYİH’sının yüzde 81,7’si düzeyinde gerçekleşmiştir. Karşımızdaki küresel tablo iç açan, umut saçan, yüreklere su serpen durumdan çok uzaktır. Maalesef küresel kuruluşlar, uluslararası insani yardım örgütleri kaos mimarisini zayıflatmakta, krizleri azaltmakta hem yetersiz hem de acizdir. Birleşmiş Milletler, beş ülkenin tekeline girerek onların baskı ve dayatma dozajı yüksek yayılmacı politikalarına kılıf hazırlamakla meşguldür. Bir bakıma dünya düzeni, kontrollü istilaların, kumandalı istikrarsızlıkların güdümündedir. Adaletsizlik ve eşitsizlik korkunç seviyelerdedir. Gelir dağılımındaki uçurumlar, servet birikimindeki astronomik farklılıklar barış, huzur ve güvenlik damarlarını tıkamaktadır. Batılı ülkelerin defolu siyaseti, husumetle yoğrulmuş stratejileri, işbirliği ve diyalog zeminlerini havaya uçuran anlayış ve angajmanları bölgemiz için başat tehdit, dünyanın önündeki başlıca risktir. Bakınız ABD’ye bunu görürsünüz. Bakınız AB ülkelerine bu karanlık manzaranın içyüzüne şahit olursunuz. Sadece Batı menşeli bir basınç ve tazyikle yüz yüze değiliz. Başta Rusya olmak üzere, aynı coğrafyayı, aynı kıtayı paylaştığımız müessir ülkelerle de ters düştüğümüz konu başlıkları, anlaşma ve uzlaşmada zorluk çektiğimiz sorun alanları varittir, vakidir. Hükümet, maharet ve makuliyetle takip ettiği çok yönlü ve aktif diplomasiyle, farkı dönemlerde, farklı ve çıkarları çatışan taraflarla aynı masaya oturabilme, Türkiye’nin haklarını savunabilme dinamizmine sahiptir. Bu bir denge siyaseti değil, dirayetli siyaset numunesidir. 29 Ekim 2021 Çarşamba günü, Soçi’de Rusya Federasyonu Devlet Başkanıyla 3 saatlik bir görüşme yapan Sayın Cumhurbaşkanımız Suriye başta olmak üzere iki ülkeyi doğrudan ilgilendiren meseleleri görüşme fırsatı bulmuştur. İki liderin de memnuniyetini dile getirdiği, bunun yanında verimli ve yararlı neticelere kapı araladığı gün gibi aşikar olan Soçi Zirvesi Türkiye ile Rusya arasındaki netameli konuların en azından yumuşama ümitlerini ve mevcut statükoyu canlı tutmuştur. Rusya’yla işbirliği alanlarının uçak motorları, savaş uçakları, uzay çalışmaları, gemi ve denizaltı yapımı hedeflerini kapsayacak şekilde genişleyecek olması her iki ülkenin de çıkarına uygundur. Sayın Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği gibi, Suriye’de kalıcı, nihai ve sürdürülebilir bir çözüm bulma vakti gelmiştir. Ülkemizde misafir bulunan Suriyeli sığınmacıların evlerine ve yurtlarına güvenle dönebilmeleri, İdlib merkezli yeni bir göç dalgasının sınırlarımıza yığılmasına mani olabilmek için bahse konu çözüm ikliminin gerçekçi bir şekilde yeşermesi şarttır. Türkiye, ikinci Afganistan olarak tarif ve teşhir edilen İdlib’de, radikal unsurların ayrıştırma sürecini iki yıl önce başlatmıştır. Rusya Dışişleri Bakanı’nın ve Kremlin sözcüsünün farklı tarihlerde Türkiye’nin taahhütlerine uymadığını iddia etmesi gerçek dışıdır, üstelik saptırmadır. Sayın Cumhurbaşkanımızla Putin arasındaki görüşme öncesinde, iç ve dış nifak kazanı kaynatılmış, Türkiye’nin İdlib’de ödünler vererek muhtemel bir anlaşmaya hazır olduğu ifade edilmiştir. Fakat Soçi Zirvesi İdlib’in çok ötesine geçerek bütüncül bir perspektife bürünmüş, Türkiye ile Rusya arasındaki işbirliği imkanları derinlemesine ele alınmış ve karşılıklı anlayış ön plana çıkmıştır. Kaldı ki, Suriye konusu kağıda dökülmüş, taraflarca üzerinde mutabakat sağlanmış bir konumdadır. Soçi’de Suriye eksenli görüşmenin 3 başlıkta tekemmül ettiği anlaşılmaktadır. Birincisi, İdlib, ikincisi 5 Mart 2020 Mutabakatı, üçüncüsü de Rusya ile PKK/PYD ilişkisidir. Rusya ve Esad rejimi, İdlib’deki radikal terör unsurlarını bahane ederek askeri müdahaleleri son altı aydan beri arttırmıştır. Rus hava saldırıları da Türkiye’nin M-4 karayolunun güneyindeki askeri varlığını ve üslerini direkt tehdit boyutuna ulaşmıştır. Bu arada Eylül ayında İdlib’de şehit düşen ve rahmetle yad ettiğimiz üç vatan evladımız ise yüreklerimizi kavurmuştur.  PKK’ya, PYD’ye Moskova’da ofis açma imkanı sunan Rusya’nın İdlib’de terörle mücadele söylemi bize göre inandırıcı ve ikna edici değildir. Rusya’nın bu yıl içinde İdlib merkezli gerçekleştirdiği operasyonların dörtte üçü Ağustos ayının ikinci yarısıyla Eylül ayının son haftasını kapsamıştır. Sözde M-4 karayolunun güvenliğini sağlamak maksadıyla Suriye-Rusya ortaklığı tarafından bir kara operasyonu dahi gündeme gelmiştir. Böylesi bir askeri operasyon demek, İdlib’de mukim insanların Türkiye’ye kaçmaları ve sığınmaları demek olacaktır ki, buna rıza göstermemiz, olur vermemiz hayal ötesi bir beklentidir. Türkiye, 17 Eylül 2018 mutabakatıyla, 5 Mart 2020 mutabakatına bağlılığını defalarca vurgulamıştır. Hatta Temmuz 2019’da ülkemize gelen S-400 Füze ve Hava Savunma Sistemiyle ilgili tavizsiz tutumumuz egemenlik onurumuzun doğal bir sonucu olarak cümle aleme ilan edilmiştir. Malumunuz olduğu gibi, ABD yönetimi ise Rusya’dan silah ve askeri malzeme alan ülkelere muhtelif yaptırımları devreye sokmaktadır. Bunlardan birisi olan “Amerika’nın hasımlarına yaptırımlar yoluyla karşı koyma yasası” Türkiye’yi de içeriğine almıştır.  Amerika yaptırım kartını masaya çıkardı diye devletimizin egemen vasfından vazgeçeceğimizi bekleyenler, bunu dileyenler, aldığımız füze ve hava savunma sistemini depolarda çürümeye terk edilmesini tavsiye edenler ya işbirlikçi mahluklar ya da iradesiz mankurtlardır. Türkiye olarak neyi alacağımızın, ne zaman alacağımızın, nasıl alacağımızın, hangi vasıtaları kullanacağımızın ihtiyaç duyulan hesabını yalnızca büyük Türk milletine vereceğimizi herkesin bilmesinde yarar vardır. Palavracı tiplerin, histerik kişiliklerin, patolojik siyasi zihniyetlerin ne dediğinin, ne söylediğinin, neyi önerdiğinin hiçbir ehemmiyeti yoktur. ABD yönetimi yeni yaptırımlarla bizi tehdit ediyormuş. Varsın etsinler, nasıl olsa alıştık, yaptırım var diye Türkiye Cumhuriyeti’nin şeref ve haysiyetini hiç kimseye çiğnettirmeyiz, hiç kimseye de böylesi bir teşebbüs şansını vermeyiz. Yağlı kuyruk gördüler mi ağızlarının suyu akan içimizdeki emperyalist kalıntıların Türkiye’de hatırı sayılamaz, hükmü geçemez. ABD, silah almayın diye ülkemize yaptırım gözdağı verirken, aynı anda Suriye’nin kuzey doğusunda ne işler çevirdiğini itiraf edecek dürüstlüğe sahip midir? PKK’ya, YPG’ye suikast ve saldırı silahlarını bedelsiz vermeyi kendisine hak görüyor da, milli güvenliğimizi korumak amacıyla temin ettiğimiz silahlar mı gözüne batıyor? Teröristlerle ittifak içinde olan bu ülkenin şaşkın ve şuursuz yöneticileri Türkiye’yi ne sanıyorlar? Hainlere gelince mubah olan, Türkiye’ye gelince ne hakla günah sayılıyor? 2 Ekim 2021 Cumartesi günü, Bingöl’ün Genç ilçesi Yolçatı köyünde yaşanan bir elektrik arızasını gidermek için yola koyulan iki işçimizi, yola tuzaklanan el yapımı patlayıcıyı uzaktan patlatarak şehit eden PKK’lı şerefsizler, ABD’nin kelepir beslemeleri, emperyalizmin kiralık tetikçileridir. Şehit işçilerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve mesai arkadaşlarına da sabır ve başsağlığı diliyorum. Afganistan’ı bu hale getiren kimdir? Dünya üzerinde 800 noktada 350 bine yakın askeri konuşlandırarak yapmadığını bırakmayan ülke Türkiye’ye ne anlatıyor? Dost ve müttefiklik onların lügatinde düşmanlıkla mı tanımlanıyor? YPG’li terörist Mazlum Kobani kod isimli alçak, 28 Eylül 2021 tarihinde, The Times Gazetesi’ne verdiği demeçte, Biden’in Suriye’de kendilerini terk etmeyeceklerine dair söz verdiğini ileri sürüyor. Üstelik ABD Merkez Kuvvetler Komutanı güvence vermek, Biden’in sözlerini aktarmak için bu teröristbaşını ziyaret ediyor. Terörizmin paravan yapılanması olan Demokratik Suriye Meclisi’nin sözde yürütme kurulu başkanı ABD’nin bölgede kalacağını söylüyor. Kimin kimlerle yürüdüğü netleşiyor, sis perdesi aralandıkça aralanıyor. Biz HDP demek PKK demektir diyorduk, meğerse bu denkleme ABD de bağımsız değişken olarak eklenmiştir. Yüz kızartıcı, utanç verici, insanlık değerlerini hiçe sayan kanlı bir ittifak Türkiye’ye karşı kurulmuştur. Biraz sonra temas edeceğim üzere, böylesi bir dönemde, CHP Genel Başkanı’nın sözde Kürt sorununu telaffuz etmesi tesadüf müdür? Yoksa iç işgal cephesine restoresi ve yeni baştan dizaynı yapılarak siparişi verilen bayatlamış sömürge teklifi midir? Nedir bu gelişmelerin sır ve gizemi? Tam da bu sırada, FETÖ irtibatlı Demokrat Partili bir senatör Temsilciler Meclisi’nin gündemine Ülkü Ocaklarını getirmiştir. Şu işe bakınız! Şu talihe bakınız! Şu feleğin oyununa bakınız! 2022 yılı ABD Ulusal Savunma Yetki Yasası’nın Temsilciler Meclisi’nde onaylanan metninde, “Ülkü Ocakları ”nın bir terör örgütü olup olmadığı hakkında ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından rapor hazırlanmasını öngören bir madde de yer almıştır. Yine bazı Avrupa ülkelerine benzer şekilde Milliyetçi-Ülkücü Hareket açıkça, adice hedef alınmıştır. Bu konuda söyleyeceğim sözler saatler boyunca konuşsam yine bitmez. 9 Ekim 2021 Cumartesi günü, Türk Gençlik Kurultayı’na teşrif edecek kardeşlerim hep bir ağızdan elbet gerekli cevabı vakar ve asaletleriyle vereceklerdir. Ancak anlamadığım şudur; bu kadar mı korkuyorlar bizden? Bu kadar mı kabuslar görüyorlar Ülkücülerin varlığından? Bu denli mi ürküyorlar cesaretimizden? Ben, Ülkü Ocakları’nda yetişmekten iftihar eden bir Genel Başkanım. Hayatım boyunca kalbimin ve fikrimin bir köşesinde Milliyetçi Hareket Partisi’ni, diğer köşesinde Ülkü Ocakları’nı bir sancak gibi taşıdım. İkbal için değil, Türklüğün muzaffer şafağının sökmesi, Türk milletinin istiklal ve istikbal haklarının ebed müddet muhafazası için Ülkücü oldum, Ülkücü yaşadım, vakti saati geldiğinde can emanetini de Ülkücü olarak Rabbim’e teslim edeceğim. Bundan da şeref ve bahtiyarlık duyacağım. Dünyaya bir kez daha gelsem, bin defa Ülkü Ocaklarına giderdim, yine Ülkücü Hareket’in bir ferdi olurdum. Ne güzel de söylemiş Hz.Mevlana; “insanı ateş değil kendi gafleti yakar; herkeste kusur görür kendisine kör bakar. Neye nasıl bakarsan o sana öyle bakar.” Yine demiş ki, “insan gözdür, görüştür, gerisi ettir. İnsanın gözü neyi görüyorsa değeri o kadardır.” Ey ABD’nin Temsilciler Meclisi, ne anlatsak boş, ne söylesek yararsız. Ne biliyorsanız onu yapın, elinizden geleni ardınıza koymayın. Ülkü Ocakları’ndan şehit çıkar, gazi çıkar, kahraman çıkar, vatan ve millet sevdalısı çıkar, devlet ve siyaset adamı çıkar, sanatçı ve bilim insanı çıkar, velhasıl adam gibi adam, yiğitler yiğidi insan çıkar. Bir tek çıkmayacak teröristtir, haindir, devlet ve millet düşmanıdır. Eğer ille de terörist arıyorlarsa, terör örgütü görmeye merak sarmışlarsa, onlara Pensilvanya’ya bakın diyeceğim, FETÖ’yü kurcalayın diyeceğim, PKK’ya, YPG’ye, DEAŞ’a odaklanın diyeceğim, velakin nafile, çünkü baktıkları yerde görecekleri yalnızca kendileri olacaktır. Muhterem Arkadaşlarım, Türk milleti üzerinde hesabı olan zalim ve muhasım çevreler, her dönemde kullanıma müzahir figüranları elleriyle koydukları gibi bulmuşlar, onları havuç-sopa stratejisiyle çemberlerinde tutmuşlardır. Bizim gibi görünen, ama bizden olmayan; yerli gibi duran, ama yabancılara ajanlık yapanlar sürekli milli ve manevi hassasiyetlerimizle oynamışlardır. Zira aldıkları zelil talimatlar, altında ezildikleri diyet listeleri bunu gerektirmiştir. Anadolu coğrafyasındaki varlığımız Türk milleti adıyla 950 yıllık bir maziye sahiptir. Partiler ve siyaset üstü yüksek politikamızın yönünü tarihin ve coğrafyanın zorunlulukları çizmiştir. Bu kapsamda, 13 Kasım 2009 tarihinde, TBMM Genel Kurulu’nda yapmış olduğum konuşmamda aynen şunları söylemiştim: “Adı üstünde, jeo-politik, üzerinde yaşanılan coğrafyanın yöneticilerine yüklediği yönetim sorumluluğunu ve vizyonunu tanımlar. Yüksek siyaset, kaynağını ve duruşunu coğrafyadan alır. Her coğrafyanın doğal ve zorunlu politikası vardır. Anadolu üzerinde yaşıyor olmanın da bir jeopolitiği vardır ve bin yıldır değişmemiştir. Coğrafya aynı duruyorken (ki öyledir); on asırdır bu topraklardan yükselen politik dinamikleri değiştirirseniz, buradan hepinizi uyarıyorum ki coğrafyayı mutlaka kaybedersiniz. Ve size başka başkentlerin jeopolitiğinden doğmuş yeni coğrafyalar dayatılırken, onun da politiğini öngöremezseniz ve anayurt politiği ile eklemleyemezseniz, ortaya kesinlikle dağılma ve yıkılış çıkacaktır. Bugün karşımızdaki tehlike de budur. Bu kaçınılmaz akıbeti değiştirecek bir tek olumlu örneğe tarih henüz şahitlik etmemiştir. İnsanlığın geçmişi, tarihin çöplüğü bunu öngörememiş yöneticilerin ve devletlerin enkazı ile doludur.” Zillet ittifakının ana ortaklarını ikaz ediyorum, sözde Kürt sorununu tartışmak demek, milleti tartışmak demektir. Milletin tartışılması devleti tartışmaya açmakla eşanlamlıdır. Bu düşüncelerim ne bir vehmin, ne bir sendromun, ne de bir paranoyanın mahsulüdür. Binlerce yıllık insanlık tarihinin, yüzlerce yıllık milletler mücadelesinin, millet olmanın inceliklerine nüfuz edebilmiş yüksek bir fikriyatın, derin bir duyuşun ve milli tarihe vakıf olmanın eseri ve neticesidir. Bunlar benim şahsi fikrim değil, bin yıllık millet varlığının bu topraklarda tutunmak için, kanla, gözyaşıyla, çileyle bugüne aktardıkları stratejik mirasıdır. Türkiye’de Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimi sorun olarak gören CHP vardır, İP vardır, HDP vardır, köşesiz köşe yazarları vardır, karanlığın teşrifatçısı satılmış aydınlar vardır. Türk milleti birdir, kardeştir, büyük bir ailedir.  Bu büyük millet gerçeği, sadece Türkiye’yi değil, haksız bir yenilgiye uğramış soylu bir medeniyetin tüm coğrafyasını kucaklayan, onun onurunu, onun haysiyetini, meydan okuyan bir kahramanlıkla müdafaa eden güçlü bir irade şahikasıdır. Emperyalizmin ürettiği yargılardan istifade edip çöküntü ve yozlaşmayı servis edenler, bunun mucitlerine selam duranlar Türk milletini, milli birlik ve dayanışma azmini kırmak isteyen kötülerdir. Bunlar milli bünyemizdeki ayrık otlarıdır. Bunlar manevi buhran ve mensubiyet felci geçiren kimliksiz ve köksüz cephedir. HDP meşru organ değil, terörizmin gayri meşru oluşumudur. HDP’yi meşru görmek, Kılıçdaroğlu’nu bölücülüğün ve terörün vagonu yapacaktır. Meşruiyetin değerlendirilmesinde yegane ölçü Anayasa’nın çizdiği hukuki ve siyasi çerçevedir. Anayasa’nın bu konudaki hükümleri şunlardır: Türkiye Cumhuriyeti devleti, tek millet ve tek devlet esasına dayanan, üniter yapıda kurulmuş milli bir devlettir. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Devletin temel amacı ve görevi; “Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini ve Cumhuriyeti korumaktır.” Siyasi partilerin eylemleri, “Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne” aykırı olamaz. Anayasa’nın ilk dört maddesi milli varlığımızın kilidi, zırhı, ziynetidir. Buna aykırı hareket edilmesi Anayasal yaptırımlar uygulanmasını gerektiren Anayasa suçudur. Milli iradenin tecelli ettiği yegane mercii Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Doğrudur, Gazi Meclis her meselenin çözüm mekanıdır. Fakat ihanetin çözüm kaynağı olamaz, bölünmenin çözüm adresi görülemez, bu kutlu çatı altında siyasi istismar kaygısıyla, emperyalizmin dayatmasıyla sanal sorunları çözmenin hesabı yapılamaz. TBMM üyeleri görevlerine başlarken “devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü korumak” için büyük Türk milleti önünde namus ve şerefleri üzerine yemin etmişlerdir. Bu yemine herkesin bağlı kalması, sadakat göstermesi, aksi halde namus ve şeref bahsinin açık kalacağı herkesçe bilinmelidir. Türkiye 37 yıldır milli varlığımızı hedef alan silahlı terör ve bölücülük sorunuyla mücadele halindedir. Terörle mücadelede çok ağır bedeller ödenmiştir. Lütfen dikkat buyurunuz; 1984-2020 yılları arasında asker, polis, güvenlik korucularımızdan mülhem olmak üzere 8 bin 123 güvenlik görevlimiz şehit olmuştur. Yaralanan güvenlik görevlimiz ise 25 bine yaklaşmıştır. Bu dönemde PKK’nın hunhar saldırıları sonucunda 6 bin 21 sivil ve masum vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. 1984’den 2020 yılına kadar 84 bin terör saldırısı gerçekleşmiştir. Yine bu dönemde terörle mücadeleye harcanan para, altını çizerek ifade ediyorum, 898 milyar 522 milyon dolardır. Ölüm ve yaralanmalara bağlı insani maliyet 309 milyar 426 milyon dolardır. Demem odur ki, terörün doğrudan maliyeti 1 trilyon 207 milyar dolardır. Terörden dolayı kesintiye uğrayan, daha güvenli ülke ve coğrafyalara yönelen para miktarı 698 milyar 100 milyon dolar civarındadır. Son tahlilde, FETÖ ve diğer örgütlerle mücadelede harcanan 350 milyar doların da eklemlenmesiyle terörün ülkemize toplam faturası, -sağır kulaklar burayı iyi dinlesin, ekonomide felaket tellallığı yapan utanmazlar bize kulak versin- tam 2 trilyon 256 milyar 48 milyon dolardır. Terör sorununa maruz kalmasaydık, teröre sarfedilen devasa kaynakla; 69 adet GAP projesi, 505 adet Marmaray, 749 adet Yavuz Sultan Selim Köprüsü, 1880 adet Osmangazi Köprüsü, 282 adet Kuzey Marmara Otoyolu, 205 adet İstanbul-İzmir otoyolu, 102 adet İstanbul Havalimanı, 564 adet Atatürk Barajı, 1834 adet İstanbul Şehir Hastanesi yapılabilir, 902 adet S-400, 644 adet Patriot Hava ve Füze Savunma Sistemi, 9 bin 24 adet de F-35 savaş uçağı alınabilirdi. Üstelik terörün anormal maliyetine katlanmış olmasaydık, önümüze koyulan kanlı faturayı ödemeseydik, bugünkü şartlarda kişi başına gelirimiz bin 585 dolar fazla olacaktı. Sorarım sizlere kazanan kim, kaybeden kim? Zarar kime, ihanet kimden? Kılıçdaroğlu başka bir alemde yaşamıyorsa, Kandil merceğini gözüne koydurmamışsa, bu yakıcı gerçeklerden ne zaman haberi olacaktır? İzanı kaldıysa itiraf etsin, sonra nedamet getirsin. Meraklanmasın, bu millet onu bile affedecek gönül enginliğine haizdir. Gece baykuşları gibi öten CHP sözcüsü ekonomide karamsar tablo çizerken hiç mi yüreği titremiyor, hiç mi patronu Kemal Derviş’ten fikir almıyor? Masum ve haklı öğrencilerimizi hariç tutarak söylüyorum, yurt sorunu var diyenler, nöbetçi provokatörleri sahaya sürenler, barınamıyoruz diye banklarda eylem yapan örgüt üyeleri, sizin propagandasını yaptığınız caniler olmasaydı, her mahalleye bu devlet yurt yapar, her evladımızı da sıcacık ve insani şartlarda ağırlardı. Yumurta, et, süt, peynir fiyatlarının artışından; çarşı, pazar, marketlerdeki vicdani olmayan zamlı ürün satışlarından samimi olarak sızlananlara, şikâyet edenlere hak veriyor, bu kardeşlerime bir şey demiyorum. Fırsatçıların üzerine gidiliyor, simsarların peşine düşülüyor, vatandaşımızın kesesine göz diken yağmacılardan da hesap soruluyor. Destekliyoruz, sonuna kadar gidilmesini istiyoruz. Fakat vatandaşlarımızın günlük iaşe çabasını istismar edip pireyi deve yapanlara da terörün acıklı maliyetini hatırlatmak görevimizdir. Teröre yardım ve yataklık yapan bölücü kebapçıların işsizlikte payı vardır. Bir eli yağda, diğeri balda, yediği önünde, yemediği ardında, bir giydiğine bir daha dönüp bakmayan, ama sırayı siyaset alınca sahte vicdan ve merhamet edebiyatı yapan bir avuç kaymak tabakadan, imtiyazlı azınlıktan, merdane gibi dönen devrimci bozuntularından öğreneceğimiz de hiçbir şey yoktur. Kürt sorunu var diyenler, aynanın karşısına geçip vahim sorunun gerçek hüviyetini ve yansıyan halini görebileceklerdir. Türkiye’nin terör ve bölücülük sorunu vardır. Ve bu sorunlara neşter vurulmuş, cerrahi müdahalenin sonuna gelinmiştir. Renklerle tanımlanan listelerde isimleri bulunan terör elebaşları, nokta operasyonlarla imha edilmektedir. Bu devletten kaçamayacaklar, bu milletin cezasından kurtulamayacaklar. Bölücü ve ayrılıkçı emellerin toplumsal siyasi kimlik talebi olarak kabul edilmesi, siyasi statü taleplerine zemin hazırlayacaktır. Sorunun kaynağı ve esası; bireysel hak, temel hürriyetler ve demokratikleşme özlem ve talepleri değildir. Yapılmak istenilen, bireysel kültürel haklar değil, oluşturulmak istenen bir azınlığın kolektif olarak kullanacağı siyasi azınlık haklarıdır. Türkiye düşmanlarının CHP vasıtasıyla dillendirdiği, İP’in destek verdiği, HDP’nin organize edip kışkırttığı yapay sorunun en baştan itibaren böyle bir temelde ve etnik sorun olarak kabulü, sürecin PKK’nın talepleri doğrultusunda şekillenmesini kaçınılmaz hale getirecektir. Terörist Cemil Bayık’ın sözde Kürt sorununun çözüm yeri olarak Meclis’i, muhatabı da HDP olarak göstermesi CHP’ye girdiği verkaçın ifşasıdır. Böyle bir durumun vahametini, doğuracağı sonuçların ciddiyetini herkes çok iyi görmelidir. Bunun sonucunda terör örgütü ve etnik bölücülerle, yöredeki kardeşlerimiz aynı kefeye konulacak ve PKK’nın bunların sözcüsü ve temsilcisi olduğu gibi bir sonuç doğacaktır. Bunun gerçek olmadığı ortadadır. Ancak böylesi bir ciddi tehlike görülmeye başlanmıştır. Türk milletine mensup kardeşlerimizin sahip oldukları haklardan vazgeçerek azınlık statüsü arzusunda oldukları ve bölücülük peşinde bulundukları asla söylenemez. Bu bakımdan Kürt sorunun seslendirilmesi, evvelemirde Kürt kökenli vatandaşlarımıza yapılan hakaret ve iftiradır. Bizi bugüne getiren kökenimiz, doğduğumuz yer, muhterem anamızın dili, ruhumuzu teslim ettiğimiz inancımız ve mezhebimiz ne olursa olsun, bizim adımız Türk milletidir. Son iki yüz yılda bu coğrafyada yaşananların tamamı bu tertemiz ve soylu milleti Anadolu’dan göndermek üzerine oynanmıştır. Sözde Kürt sorunu korosu buna payandadır, buna gönüllü hizmet edecek kadar alçaktır. Değerli Arkadaşlarım, 15 Temmuz 2016’dan bugüne kadar geçen süre 5 yıl 2 ay 16 gündür. 24 Haziran 2018’den bugüne kadar geçen süre de 3 yıl 3 ay 11 gündür. Bu kadar zamandır Türkiye yeni bir sistemle yönetilmektedir. İstikrar, güven ve büyüme için Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi güçlenerek devam etmeli, gerekli olan uyum yasaları önümüzdeki süreçte çıkarılmalıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin işlerlik ve işlevsellik kazanması için mücadelemiz devam edecek, Cumhur İttifakı olarak Türkiye’nin yarınlarını güvenceye alma kararlılığımız sürecektir. Bir olacağız, birlikte hareket edeceğiz, dedikodulara aldırmayacağız. Cumhur İttifakı, Türkiye’nin diriliş ruhu, dik duruşudur. Bu ittifak ahlakıyla 2023 yılı, Lider ülke Türkiye’nin müjdesi, müstesna dönemi olacaktır. Cumhuriyetimizin yüzüncü yıl dönümünü terörden arınmış, ekonomik yükselişi sağlamış, bölücülüğün belini kırmış, kardeşlik duygularımızı perçinlemiş, herkesi kapsayan sivil ve demokratik bir anayasayla karşılayacağımıza gönülden inanıyorum. Artık Laiklik tartışmalarını bir kenara bırakalım, inanan-inanmayan kamplaşmasından vazgeçelim; Türk milleti Müslüman bir millettir, manevi değerler üzerinde oynamalar, Anayasa temelinde yıkıcı teklifler ancak düşmanları sevindirecektir. PKK belgesini demokratik tutum belgesi olarak yutturmaya çalışan siyasi bölücülerin adaletin pençesinde hesap vermelerini yakından takip edeceğiz. TBMM Karma Komisyon’da bekleyen 1359 yasama dokunulmazlığı tezkerelerinden, teröre yardım ve yataklık yapan milletvekillerinin öncelikle tasnif ve tefriki yapılarak karara bağlanmasını, ardından da Genel Kurula getirilmesini istiyoruz. Terörle mücadelenin hukuki alt yapısını sağlam esaslara bağlamak adına, devam eden FETÖ ve PKK davalarının sonuçlanmasını temenni ediyor, yargının hızlı çalışmasını bekliyoruz. Kılıçdaroğlu, partisine baskın seçime hazır olun mesajı veriyor. Zihni ve siyaseti baskın yemiş bu zata tekraren hatırlatıyor, sözlerimin kulağına küpe olmasını ümit ediyorum. Erken seçim, seçimlerin öne çekilmesi, baskın seçim yoktur. Herkes hesabını 2023 yılının Haziran ayına göre yapmalıdır. Zillet ittifakı biraz sabretsin, onlara cumhurun gücünü, Türkiye’nin büyüklüğünü, ona buna minnet etmelerinin sonuçlarını mutlaka aziz millet iradesiyle göstereceğiz. Selçuklu sarayında onun bunun taklidini yaparak geçimini sağlayan ve maskaralığın piri olarak değerlendirilen Caferek’in bugünkü temsilcilerine Allah’ın izniyle sandığı dar edeceğiz. Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken, hepinizi saygı ve sevgilerimle selamlıyor, yeni yasama yılında siz değerli milletvekili arkadaşlarıma üstün başarılar diliyorum. Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.”